5 Ağustos 2011 Cuma

Acı Gerçekler

Kendimiz yapıyoruz sevgileri aslında
İçimiz dolunca, sığmayacak gibi olunca duygular
“Aşık olmalıyım” diyoruz
Kime olursa...
Biraz gururumuzu okşayan birini alıyor
Boyayıp süslüyor, kesip yapıştırıyor,
‘The One’ yapıp oturtuyoruz karşımıza
O dolu dolu hisleri teslim ediyoruz eline usulca
İçimiz rahatlıyor, “insanca” hissediyoruz yeniden
Sonra kendimizi ona kaptırırken buluyoruz bir kosede
Bizim yaptığımız puta taparken buluyoruz bizi, uzaklarda
Tek başımıza yapamadığımız, paylaştıkça güzelleşen ne varsa
Ondan alıyoruz bir bir
Yıllar geçiriyoruz belki de bu aynaların arasında, bihaber
Anlıyoruz, eğer şanslıysak o da, günün sonunda ki,
Biz başından beri yalnız kendimizi seviyoruz aslında...

Alchemist...

28 Şubat 2011 Pazartesi

Toprak

Cennetten düşerken yer yüzüne, toprağı tattım. Ölümdü belki de beklediğim. Acı verebilir miydi ki baş kaldırışımın ardından gelen, terk edilmenin verdiği acıdan fazla. Hiçliği kucaklamak istedim adeta rüzgar saçlarım okşarken. Kalbim ateşler içinde, sonsuzluk hayal oldu gözlerimde. Ve toprağı tattım. Buruktu tadı köhnede içilen içki gibi. Bir zamanlar sorgulamayan, anlamayan gözlerim gördü ilizyonun ardındaki kaybolmuşluğu. “Neden ben” sorusunu sorduğum milyonlarca andan biriydi belki de düşüşüm. Ne melekler geldi yardımıma nede erdemliler. Yalnızdım sadece ıslak toprak ve ben vardım. Masumiyet, umut, umutsuzluk yoktu sadece toprak vardı başımı yasladığım. Beni inandırmaya çalışan, her şeyin kendisinden ibaret olduğuna. Kovulmuşluk duygusuydu üzerimdeki şeytanın tanrıya karşı hissettiği gibi.İliklerimde şimdi. Terkediliş ve toprak. Düşlerimin ardındaki baş kaldırış cehennem ateşindeki hiçliği beklerken tattığım yağan yağmurda yüzüme bulaşan çamurdu.

15 Şubat 2011 Salı

Bu şarkılar da olmasa...

Ölüm… Sizler için bitiş olmuştur hep. Ben ve benim gibilerinse kalbine saplanan her hançerde tattığı zemheri… Ölümden sonra hayat var mıdır diye sorar insan yaşadığı hayallerinden yoksun,düzenin dayattığını nefes alma eylemini hayat zannederek. Hani derler ya, öleceği vakit hayat insanın gözünden bir film şeridi gibi geçermiş odur belki yaşadığım. Öyle bir hal ki bu, marketten ucuza alınmış bir şarap gibi. Buruk, içimi ürperten ve zaman zaman midemi kaldıran. Tüm bunlara rağmen huzurlu bir dokunuş düşünmemi engelleyen. Şeytan bunu söylese de bana bu sefer değil… Düşünmek, düşmek hatta ölmek istiyorum. Düşünüyorum kaç kere öldüm sayısını bile hatırlamazken eski bir şarkı çalıyor. Hissediyorum bir an. Garip. Tıpkı İstanbul sokaklarında gezerken genzimdeki egzoz tadını temizleyen tatlı bir yağmur misali birkaç damla yaş akıyor. Artık biliyorum. Zemheri ayazı da olsa hissettiğim hissetmek her şeye değer…

18 Ekim 2010 Pazartesi

Maske

Bir maske var yüzümde. İçi sırlanmış tıpkı bir ayna gibi. Öyle bi maske ki yüzümde olduğu zaman bana kendimi güvende hissettiren. Beni hayatın anlaşılmazlıklarından koruyan ve takılı kaldığı sürece evet artık ben’im dediğim. Her ne kadar dışarıdaki yüz farklı olsada... Kendimi inandırdığım bir yalan belkide bu maske içten içe korkularımı görmemi ve yüzleşmemi önleyen. Zamanın aynasından kendime bakıyorum bugun uzaktan. Bir kahraman görüyorum. Öyle güçlü duruyorum ki. Yüzümde koca bir gülümseme, hayat denilen kumarda büyük ödülü kazanmışım ve öyle ki hiçbirşey bileğimi bükemezmiş...Derken maskenin üzerindeki beş harfe ilişiyor gözlerim. Yalan... Bunca zaman arkasına sığındığım maskenin ta kendisi. Ne zaman aynaya baksam bana “senin suçun değil sen böyle olmak istemedin bunu sana insanlar yaptı güçlü görün ki daha fazla zarar görme” diyen. Söylediğim gibi koca bir yalan. Uzun zamandan sonra belki ilk defa maskemi çıkartıyorum ve kendime bakıyorum. Biraz yaşlanmışım. Kalbimdeki yaralar yüzüme yansımış. Soruyorum gerçek olan ben’e; “suçlu kim” diye. Cevap net ve ani oluyor. “Sen” ve devam ediyor. “Tüm bu kötülüğü kendine sen yaptın. Bide yetmezmiş gibi yüzüne o maskeyi taktın”. Bugün maskemin düştüğü gün belkide. Yaralarım kabuk bağlayıp iyileşmeye başlıyor. Yaşamayı göze alıyorum bugün aslında acı çekmeyi göze aldığım gibi. Yansımam bana gülümsüyor ilk defa. Artık biliyorum. Hissiz bir cehennemde sonuzluktansa, acı dolu fakat gerçek bir hayatta karanlık içindeki ışığı aramaya çıkıyorum bugün...

30 Kasım 2009 Pazartesi

Yalancının Rüyası

Bir oyundur yaşamak. Seçtiğimiz rol üzerine gelişen entrika ve yalanlar üzerine kurulu, şeytanların melekleri oynadığı. Peki ya geriye kalan kendini bilmez sorgusuz insanlar? Kuzgun karası gecelere habersiz ve anlamsız bakan gözlerle kollarını açan... Şeytanı oynamak, umarsızca yargılanmak nedenlerinizi göz ardı ederek kaderin zarlarının atıldığı sahnede geçmişe bakıp göz yaşlarında günahlarımızdan arınma çabası. Oyundur doslarım oyun verilen değerin karşılığının alınamadığı, birtek ölümün ve acının gerçek olduğu yalanlarla bezenmiş. Kazancı olmayan, gülümseme yerine iç çekişle uyandığımız çoğu zaman. Güzel görünse de gündüzleri geceleri sokaklardaki gölgeler arasında kalbimizi delip geçen kuzgunların çığlıkları ve çabamız, kendimize söylediğimiz yalanlar,içerken daha inandırıcı olan.Nedir dostlarım hayat? Önümüzde uzanan yolda kayıplarla parçalanan ruhumuzu bir gün kurtarmasını dilemek mi tanrıdan? Kararmış kalplerimizde aradığımız sevgi kırıntıları mı yoksa paylaşmaya dahi cesaret edemediğimiz.Yalanlar... Mutlu olmak için sarıldığımız sanki bizi soğuktan ve gecenin karanlığından koruyan bir pelerin misali. Kendi yalnızlığımız içinde atılan her sessiz çıkğlıkta bizi saran ve sarmalayan, tıpkı gözlerinize masumca bakıp sizi hep seveceğini söyleyen ve çekip giden sevgili edasıyla. Nedir dostlarım yaşamak? Bir yalancının kimsenin hayal etmeye cesaret bile edemediği bir rüyada umudu aramayı seçmesi mi?Söyleyin bana dostlarım neyimiz var ki bu kop koyu dünyada sevgiden başka tutunabilmek için?Söyleyin bana bu bulanık arka planda bir yalancının hayali ne olabilirdi ki sevdiden başka...

19 Kasım 2009 Perşembe

Sonbahar

Sonbaharda dökülen yapraklar, her biri farklı bir hikaye anlatır aslında görmesini bilirsek. Ölüm ve yaşam, ikisi de birbirinden farklı değildir aslında anlamaya çalışırsak. Yaşam başlar, yağmur ve fırtınalara göğüs germeye çalışan, savunmasız, yeni filizlenmiş bir yapraktan farkımız yoktur. Savunmasızızdır, deneyimsiz düşe kalka var olma çabasının içine gireriz. Aldığımız her darbe kar tanesi kadar beyaz vicdanlarımızda siyah lekeler oluşturur. Başımızı her yastığa koyduğumuzda ve unutmak için tanrıya yalvardığımız lekeler. Keşke böyle olmasaydı, keşke seçeneğim olsaydı diye kendi cehennemimizde dolanır dururuz sonucu kabullenmeden tıpkı kendi kanında boğulanlar gibi. Önümüzde iki yol vardır. Kabullenmek veya geçmişin gölgelerinde takılı kalıp yaşamaya çalışmak. Herkesin düştüğü yanılsama geçmişin düzeltilebileceğine inanmak olmamışmıdır zaten. İkinci yol seçilir ve çakıl taşlarıyla döşenmiş yolda ilerleme çabası başlar. O kadar zordur ki çoğu zaman takılıp düşeriz ve umut dolu gözlerle bakarız birinin gelip bizi kaldırmasını dileyerek ta ki o yolda sadece yalnızlık olduğunu farkedene dek hayatın her noktasında olduğu gibi. Umudumuz yiter ve kalbimiz kararır ve nefreti tadarız zamanla. Tutunacak tek şey bizi güçlü kılan ve hissizliğe götüren. Bu sefer kaybettiğimiz şey duygularımızdır ve hala yoldayızdır kaybolmuş ve yalnız bir okadar da kör kalabalığa kendimizi kaptırmış. Derken farkına varırız. Bir bakarız ki kat ettiğimiz yol arpa boyunu geçememiş, bir bakarız ki tek başına yalnızız. Artık canımız yanmaz kapkara olan kalbimizde olan tek duygu nefrettir kendimizden utanırız ve kabullenmenin ardından gelen yeni hikayeye kucak açarız. Nefretle yoğurulan biri için kolay olmayan bu yol kendimize bakmamız için uzun bir zaman tanır bize belki çakıl taşları yoktur ama adeta aynalarla bezenmiştir. Attığımız her adımda karanlığımızı ve günahlarımızı görürüz birdaha olmamasını dileyerek kararan kalbimizdeki günahları göz yaşlarımızla yıkarız hissetmeyi ve hissedilmeyi umarak.Geçmiş ölümle kucaklaşmıştır çoktan ve ölüm her zaman vaad ettiği yeni başlangıcı utangaç bir kız gibi hiçbir açıklama yapmadan elimize sıkıştırıp çoktan gitmiştir. Yol uzundur eskisi gibi önemli olan kendimizi bulmak ve kabullenmektir...

31 Temmuz 2009 Cuma

Yağmur,Deniz ve Bir İstanbul Masalı



(Gece Ulusoy'un Anısına)
Hayat... Önümüzde uzanan taşlı dolanbaçlı bir yol gibi. Zaman zaman kayboluruz koridorlarında zaman zamansa yol kenarında durup filizlenen çiçeklere bakarız ve yorgunluğu atıp yola devam ederiz. Zaman zaman yollarımız çıkmaza gider. Yolun sonu olmadığını bile bile takip ederiz sanki üzerimizde sonsuza ulaşma arzusunu hissedercesine. Fakat yolda kaybettiğimiz zaman okadar çoktur ki kestirme yolları çoktan unutmuşuzdur. Sonra bi insan çıkagelir yolda belkide sizin gibi kaybolmuş, yolunu bulmaya çalışan.El ele tutuşursunuz ve yürümeye başlarsınız ama belkide hayatın garip ve anlaşılmaz cilvesinden olsa gerek yolun sonunda göz göze geldiğinizde artık ayrılık anın geldiğini ve herkesin kendi yoluna girmesi gerektiğini fark edersiniz. Güçlüsünüzdür sadece bi yol arkadaşının eksikliği sizi sonsuzluk kadar uzun yolda ne kadar yıldırabilir ki. Ona lanet edersiniz, suçlarsınız ve bilmeden kendi zehrinizde boğulmaya başlarsınız. Zehir önce içinizi karartır.Bu karanlık öyledir ki gözlerinizi açmaya korkarsınız ve yanınızda sarılıp tutunacak kimsenin olmadığını fark edersiniz kendi yalnızlığınızdan başka... Ona sıkı sıkıya sarılırsınız, yardım dilersiniz cesaretnizi toparlarsınız ve gözlerinizi açarsınız. Yürümeye başlarsınız. Yalnızsınızdır. Duygusal açlığınızı bastırmak ve egonuzu okşamak için kendinize kurbanlar ararsınız ve bulursunuz da. Sonuçlarını düşünmeden onları sömürmeye başlarsınız yola devam edebilmek için ve söz verirsiniz kendi kendinize birdaha asla arkada bakmayacağınıza dair.Fakat gün gelir yorgun düşersiniz ve ne kadar yol kat ettim diye arkanıza bakarsınız. Gördüğünüz olay sizi dehşete düşürür. Arkanızda iki yüzlülük, kendinizi acındırma çabalarınız ve yalanlarınızdan başka hiçbir şey yoktur...

Ekim 2005

Serin bi İstanbul gecesi. İçkiler içilmiş ve birkaç sahte arkadaş bulunmuş. Anfilerin sesi hala kulağımda çınlıyor sahte hayatlar ve dostluklar. Bu şehirde kaos var. O kadar karışık ki kaybolması bir okadar kolay oluyor insanların arasında. Yalnız kalmak için kalabalıktan güzeli yoktur ve kafa dağıtmak için yeni insanlar fazla sorgulamayan. Mutluluk maskem yüzümde ve eğleniyorum düşünmüyorum. Birkaç ay oldu görüşmeyeli nerde bilmiyorum. Sanki hayatıma giren bi melek gibi gitti sessiz sedasız arkasına bakmadan. Ozamanlar acı verirdi ,belkide daha genç ve tecrübesiz olduğumdandı. Şuan gülümsüyorum sadece onunla geçirdiğim güzel anları anımasayarak. Ortaköye gidiyorum o gece tek başıma kafam dumanlı sorunlarım var ve ufkun sonsuzluğunan başka bişey çözemeyecek bunu. Hafifçe yağmur yağıyor. Sadece oturuyorum insanlar gelip geçiyor önemsemiyorum. Tıpkı onların yaptığı gibi. Bir sigara yakıyorum ve düşünüyorum neden her hikayenin bir sonu olmalıdır diye. Deniz yağmurla buluşuyor ve fısıldıyor sonsuzluğun şarkısını söylüyor. Gözümden birkaç damla yaş akıyor. Gece su hep siyah görünür. Sanki sonsuzluk gibi. Yağmur ve denizin söylediği büyülü şarkıda kendimi buluyorum. Hala burdayım. Belkide takılıp kaldım. Kimse beni böyle görmemeli diye düşünüyorum. Düşünüyorum bir zamanların hiçbişeyi takmayan ruhsuz adamı nasıl bu hale geldi diye... İyi ki de gelmiş. Belki uzun süreden sonra bir bütün olarak görüyorum kendimi maskemi çıkartmış ve pelerinimi omuzlarımdan bir kahraman edasıyla atmış bir biçimde. Bazı şeyleri geri alma şansım olasydı diyorum ve aklıma geliyor birden en son ne zaman yaşadığım hayattan suçluluk duydum diye. Hiç... Denize bakıyorum kendi yansımamı görmek için. Ama orda siyahtan başka renk yok. Evet biliyorum bu gece bir çeşit ölüm küllerimden doğmak için ihtiyacım olan. Duyduğum pişmanlık yerini kabullenmeye bırakyor yavaş yavaş. Bunları yaşamasaydım ben ben olurmuydum diyorum belkide bir avuntu. Kim beni önemsemişti ki onun kadar. İçimdeki iyi tarafı görmeyi deneyen olmuş muydu? Hayır. İyi olan şeylerin en büyük yan etkisi farkına gittikten sonra varmamızdır. Her ne olursa olsa olsun mutluyum ve biliyorum artık. Teşekkür ediyorum görmemi sağlayan insana. Beni olduğum gibi kabul eden, ona zarar verebilme ihtimalim olduğunu bile bile başkalarının sözüne bakmadan benim gözlerimden görmeye çalışan insana. Şimdi herşey daha net. Kendimi yağmurun ve denizin fısıltısına bırakıyorum ve yeniden doğuyorum günün şafağıyla. Artık ağlamıyorum. Biliyorum bunları yaşamasaydım ben ben olmazdım ve biliyorum iyi veya kötü bi insan da olsam özüme de ulaşsam ben benim ben buyum ve kendimi kucaklıyorum şafağın ilk ışıkları içimi ısıtıyor ve gülümsüyorum ve yeni yolculuğuma çıkıyorum önüme çıkacak virajları ve taşları önemsemeden...