30 Kasım 2009 Pazartesi
Yalancının Rüyası
Bir oyundur yaşamak. Seçtiğimiz rol üzerine gelişen entrika ve yalanlar üzerine kurulu, şeytanların melekleri oynadığı. Peki ya geriye kalan kendini bilmez sorgusuz insanlar? Kuzgun karası gecelere habersiz ve anlamsız bakan gözlerle kollarını açan... Şeytanı oynamak, umarsızca yargılanmak nedenlerinizi göz ardı ederek kaderin zarlarının atıldığı sahnede geçmişe bakıp göz yaşlarında günahlarımızdan arınma çabası. Oyundur doslarım oyun verilen değerin karşılığının alınamadığı, birtek ölümün ve acının gerçek olduğu yalanlarla bezenmiş. Kazancı olmayan, gülümseme yerine iç çekişle uyandığımız çoğu zaman. Güzel görünse de gündüzleri geceleri sokaklardaki gölgeler arasında kalbimizi delip geçen kuzgunların çığlıkları ve çabamız, kendimize söylediğimiz yalanlar,içerken daha inandırıcı olan.Nedir dostlarım hayat? Önümüzde uzanan yolda kayıplarla parçalanan ruhumuzu bir gün kurtarmasını dilemek mi tanrıdan? Kararmış kalplerimizde aradığımız sevgi kırıntıları mı yoksa paylaşmaya dahi cesaret edemediğimiz.Yalanlar... Mutlu olmak için sarıldığımız sanki bizi soğuktan ve gecenin karanlığından koruyan bir pelerin misali. Kendi yalnızlığımız içinde atılan her sessiz çıkğlıkta bizi saran ve sarmalayan, tıpkı gözlerinize masumca bakıp sizi hep seveceğini söyleyen ve çekip giden sevgili edasıyla. Nedir dostlarım yaşamak? Bir yalancının kimsenin hayal etmeye cesaret bile edemediği bir rüyada umudu aramayı seçmesi mi?Söyleyin bana dostlarım neyimiz var ki bu kop koyu dünyada sevgiden başka tutunabilmek için?Söyleyin bana bu bulanık arka planda bir yalancının hayali ne olabilirdi ki sevdiden başka...
19 Kasım 2009 Perşembe
Sonbahar
Sonbaharda dökülen yapraklar, her biri farklı bir hikaye anlatır aslında görmesini bilirsek. Ölüm ve yaşam, ikisi de birbirinden farklı değildir aslında anlamaya çalışırsak. Yaşam başlar, yağmur ve fırtınalara göğüs germeye çalışan, savunmasız, yeni filizlenmiş bir yapraktan farkımız yoktur. Savunmasızızdır, deneyimsiz düşe kalka var olma çabasının içine gireriz. Aldığımız her darbe kar tanesi kadar beyaz vicdanlarımızda siyah lekeler oluşturur. Başımızı her yastığa koyduğumuzda ve unutmak için tanrıya yalvardığımız lekeler. Keşke böyle olmasaydı, keşke seçeneğim olsaydı diye kendi cehennemimizde dolanır dururuz sonucu kabullenmeden tıpkı kendi kanında boğulanlar gibi. Önümüzde iki yol vardır. Kabullenmek veya geçmişin gölgelerinde takılı kalıp yaşamaya çalışmak. Herkesin düştüğü yanılsama geçmişin düzeltilebileceğine inanmak olmamışmıdır zaten. İkinci yol seçilir ve çakıl taşlarıyla döşenmiş yolda ilerleme çabası başlar. O kadar zordur ki çoğu zaman takılıp düşeriz ve umut dolu gözlerle bakarız birinin gelip bizi kaldırmasını dileyerek ta ki o yolda sadece yalnızlık olduğunu farkedene dek hayatın her noktasında olduğu gibi. Umudumuz yiter ve kalbimiz kararır ve nefreti tadarız zamanla. Tutunacak tek şey bizi güçlü kılan ve hissizliğe götüren. Bu sefer kaybettiğimiz şey duygularımızdır ve hala yoldayızdır kaybolmuş ve yalnız bir okadar da kör kalabalığa kendimizi kaptırmış. Derken farkına varırız. Bir bakarız ki kat ettiğimiz yol arpa boyunu geçememiş, bir bakarız ki tek başına yalnızız. Artık canımız yanmaz kapkara olan kalbimizde olan tek duygu nefrettir kendimizden utanırız ve kabullenmenin ardından gelen yeni hikayeye kucak açarız. Nefretle yoğurulan biri için kolay olmayan bu yol kendimize bakmamız için uzun bir zaman tanır bize belki çakıl taşları yoktur ama adeta aynalarla bezenmiştir. Attığımız her adımda karanlığımızı ve günahlarımızı görürüz birdaha olmamasını dileyerek kararan kalbimizdeki günahları göz yaşlarımızla yıkarız hissetmeyi ve hissedilmeyi umarak.Geçmiş ölümle kucaklaşmıştır çoktan ve ölüm her zaman vaad ettiği yeni başlangıcı utangaç bir kız gibi hiçbir açıklama yapmadan elimize sıkıştırıp çoktan gitmiştir. Yol uzundur eskisi gibi önemli olan kendimizi bulmak ve kabullenmektir...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
